You are currently browsing the monthly archive for Temmuz, 2008.
Spikerin ağzından o cümle dökülür… “Ve ilk yarıda son düdük!”
Tribündekiler çok değişken, ekrandakiler de öyle… Hatta takımları 3-0 geride olduğundan ekrandakiler ayrılıyor televizyon başından. Üzgün adam, Yalova-İstanbul vapuruna doğru yol alıyor ikinci yarıdan ümidi olmadığından. Tribündekiler şaşkın, “Naapıyosunuz siz yaa” diye karşılarında kimse olmadan kendi kendilerine sorular soruyor.
“Ah ulan Şeytan, bi gösteremedin kendini!”
“Olmaz olsun böyle takım… Forma için oynayın be!!!“
İki kapı; iki farklı soyunma odasına, iki farklı ruh haline açılan iki kapı… Birinden hüzün ve hayal kırıklığı diğerinden sevinç ve neşe kahkahaları çıkıyor. Üzüntülü olan takımın soyunma odasından pek ses çıkmıyor. Ağlamaklılar, teknik direktör giriyor içeri ve olayı basit göstermeye çalışıyor: “Sizinle çok zaman geçirdik, bu 45 dakikayı da beraber geçirdik… Önümüzdeki 45 dakikada da beraberiz. Ben sizden bu kapıdan çıktığınız andan itibaren 45 dakikada 4 gol atmanızı istiyorum. Yapamaz mısınız?”
Teker teker futbolcular çıkıyor sahaya, üzüntü yerini hırsa, sevinç yerine lakaytlığa bırakmış. Öndeki takımın yıldız futbolcusu Cevat, kendisine gelen topu kalçasıyla stop ediyor.
İkinci yarının hemen başıdır henüz, sıfıra yakın bir yerde, topla buluşur gerideki takımın atletik forveti. Döner bi etrafında, sonra kaleye bakar, çat! 3-1… Öyle inanılması güç bir goldür ki, takım arkadaşları bile şaşırır.
Şeytan alır götürür sonra topları, her seferinde Hasan’ı bulur, her seferinde golü yapar Hasan. 3-4 olur skor. Üzüntü ve neşe yer değiştirmiştir.
İlk yarının sonunda ekran başından ayrılan o üzgün taraftar, Yalova’dan binip İstanbul’a indiğinde skor tam tersine değişmiştir. Belli ki forma için, çubuklunun aşkına oynamıştır takımı. Belli ki bir şey var o formada:
“Değişmeyen tek şey vardır o da değişim. Dünya, sürekli bir değişim içinde. Bu değişimde bazı değerlerin korunması da, değişimi yapan kurumların geleneklerinden kaynaklanıyor. Değişim ne kadar yoğun da olsa bazı şeyler hiç değişmiyor. Çubuklu forma da böyle bir şey; Zeki Rıza Sporel’den, Lefter Küçükandonyadis’e, Halit Deringör’den, Can Bartu’ya, Ogün Altıparmak’tan Cemil Turan’a, Rıdvan Dilmen’den Semih Şentürk’e hep aynı. Terzide dikilen gömleklerden, teknolojik kumaşların kullanıldığı bugünkü formalara kadar bir sürü değişiklik olmasına rağmen hep aynı. Çünkü çubuklu, ruhunu bir sonraki formaya sürekli aktarıyor. Çünkü Fenerbahçe taraftarı çubuklu formayı bayrağı olarak tanıyor, ona gerektiği özeni gösteriyor. Çubuklu, bazılarının rüyalarını süslüyor, bazılarına kabus oluyor. Sloganını kendisi yaratıyor, Kiminin Rüyası Kiminin Kabusu.”
Notlar:
1) Yazıda herhangi bir takımın ruhen başka birinden üstün olduğu belirtilmemiş, sadece bir takımın taraftarlarının gözünden efsanevi bir olay anlatılmıştır.
2) Son bölümdeki yazı Fenerium.com.tr’den alınmadır.
3) Bahsi geçen olay, 3 Mayıs 1989 tarihli Galatasaray – Fenerbahçe maçıdır.
(bkz: http://www.turkfutbolu.net/tarih/fb_gs_3_mayis_1989.html )
Hamam dedik de, bahsi geçen Galatasaray hamamı… Fatih Terim ve Kalli dönemlerinin disiplin yuvası. Aralarda kalan dönemlerde yol geçen hanı, Galatasaray hanı. Kewell gelirken sakatlanır mı şüphesi vardı, kampta daha dün bir bugün iki, ilk çarpışmasında sakatlandı. Peki sakatlandıktan sonra ne yaptı? Portekiz’e uçtu… Ailesi Portekiz’deymiş. İlginç tabii. Lincoln için kasığında yırtık var dendi, kamptan ayrıldı İstanbul’a döndü, döndüğü gece, feneri gece kulüplerinde söndürdü.
Bütün bunlara göz yuman bir teknik heyet ve yönetim bu sorumluluğun altından nasıl kalkacak merak içindeyim. Ümit Karan’ın dediği gibi, forma için canını verecek insanlar var takımda. Gerçekten var. Barış Özbek’in hazırlık maçlarında takımın en parlak ismi olarak görünmesi de bunun kanıtı. Kimse formasını garanti sanmamalı aslında, ama en ölüsü en ruhsuzu dahi olsa Kewell ve Lincoln’ün formaları garanti. Bunun da yarattığı bir sıkıntı var tabii. Takım içindeki rekabetin bitmesi kadrodan alınan verimi katiyetle düşürür. Geçen sezon Fenerbahçe’nin ligdeki başarısızlığının sebebi de budur. Hep aynı adamların ilk 11 başlaması, “aç” olmamaları motivasyon problemi doğurdu. Şampiyonlar Ligi’nin de kendisine özgü havası ve hedefleri de her futbolcuyu motive etmeye yeterdi zaten. Kewell ve Lincoln’le oynayacak Galatasaray’ın maçı kazanma isteği biraz düşük olacak gibi geliyor ligde. Özellikle Kewell ununu elemiş eleğini asmış gibi.
Çamur atmak istemiyorum ama hakikaten Lincoln ve Kewell karakter olarak bu takıma hiç uymuyor. Bu adamlar olmadan gerçekten Galatasaray daha ruhuna uygun savaşçı bir takım olur. Kondisyonu iyi ve istekle oynayabilecek bir Kewell çok çok önemli katıkı yapar tabii ancak şu anki Kewell o kondisyon ve formu bulabilecek gibi değil.
Haydi hayırlısı!

Eveet, bugüne kadar bekledim, niye bekledim ben de bilmiyorum bu adamla ilgili yazmak için. Daha da beklemekti planım, ama madem sezon açılacak, biz de bu sezonun Fenerbahçe adına en büyük transferi olan Dani Güiza ile sezonu açalım.
Dani Güiza için elimizde soru işaretleri var. Bunlardan ilki kendisinin İspanyol yapım Zafer Biryol olup olmadığı. Bir sezonluk parlamasının devamı olacak mı olmayacak mı? Bu sorunun cevabını şimdiden kestirmek güç. Ama şöyle bir şey var ki, kendisi çok fazla gol pozisyonuna giriyor. Çoğunu da kaçırıyor. Evet, Mateja Kezman gibi az pozisyona girebilen ve bu pozisyonları kaçıran bir santrfordan sonra çok gol pozisyonuna girip, çok kaçıran bir isimi izleyecek olmak farklı bir his Fenerbahçe tribünleri için. Spor yazarlarına da malzeme olacak tabii kendisinin kaçırdığı “akıl almaz gol pozisyonları”.
Fizik gücü, hava hakimiyeti, diri duruşu hoş. Semih’le yanyana düşününce çok da fena durmuyor. Arkalarında Emre, Alex, Kazım, Selçuk(veya herhangi yeni bir defansif orta saha) kulağa güzel geliyor. Hücum olarak çok yetenekli ve potansiyelli bir takım. Her savunmaya gol atabilir. Ancak bu sistem savunmada problem çeker. O konuda da Aragones faktörü var, benim gerçekten çok beğendiğim bir stili var Aragones’in. Çünkü bir sisteme sabit değil, herhangi bir oyuncuya bel bağladığı da yok. Maça göre sistem değiştirmesi, maç içinde sistem değiştirmesi devre arasında hiç korkmadan 3 oyuncu birden değiştirebilmesi çok cesur. Bu da benim sevdiğim ve takdir ettiğim bir durum. Aragones hakkında daha sonra bir yazı yazacağım zaten… Dönelim Güiza’ya…
Son vuruş konusundaki kıtlığını fizik gücüyle kapatıyor dedik. Bir de ne zaman nerede duracağını biliyor. ( Anticipation, Positioning: 20! ) Sevişgen bir eşi var kendisinin isteyenler nette aratabilirler tabii. Ben o konuya değinmeyeceğim. Ama bu adamdan “tribünlerin sevgilisi” bir golcü olmaz. Soğuk çünkü, gülümserken küçük Emrah gibi kaşları yamuluyor, zaten gülmüyor. Sempatik değil yani.
14 numaralı formayı giyecekmiş, zaten o numarayı da takımda kimse bir tarafına sallayıp almamıştı bugüne kadar, kısmet Güiza’yaymış. Ben dedim isteyecek şimdi 9 numarayı, Kezman vermeyecek, bir sürü tantana… Ha bir de Kezman, demişken, kulübeye dayanamayıp devre arası kaçacak kendisi ahanda buraya yazdım.
Biliyorum çok laubali bir yazı oldu bu, ben de beğenmedim… Ama zaten Güiza transferini de beğenmedim. Yakıştılar birbirlerine. İyi oyuncu olabilir belki ama sevemedim işte.
Dünyanın şu anda aktif oyuncular arasında en iyi oyuncusunun kim olduğu problemi hep göreceli cevaplarla sonuç bulmuştur. Döneminin en iyileri arasında olmak önemlidir tabii ki, en iyisi olmak da önemlidir ancak en iyisi olmak gerçekten en önemli olay mıdır? Read the rest of this entry »

Online, web tarayıcı tabanlı futbol menajerlik oyunları kabul etmeliyiz ki asla Football Manager kadar iyi olamıyor. Kıyaslamak da haksızlık olur zaten. Yaklaşık 3 hafta önce ntvspor.net sitesi Football Tycoon isimli bir oyun hazırladı. Oyunda ilk sezonunu Mahalli Lig’de şampiyon olarak kapamış bir takımın menajeri olarak söylemeliyim ki, oyun “eğlencelik” bir oyun olmuş. Sistem, formasyon, taktik gibi konularda çok zayıf bir oyun olsa dahi oyuncu transferlerindeki açık artırma sistemi, oyuncunun satışına kısa süre kala büyük heyecan yaratıyor.
Denemekten kesinlikle zarar gelmeyecektir. Ayrıca ödüller de baya cezbedici. Sadece biraz sabır gerekiyor:) Football Manager Live‘ın piyasaya çıkış tarihini beklediğimiz şu günlerde bünyenin online menajerlik isteğine bir nebze ilaç olabiliyor.
Haydi oynayın gari! :)
- Evet!
Futbolla ilgisi olmayan insanların yanında hep bir eksiklik hissediyor muyuz? Anneminizi de tuttuğumuz takımın azılı taraftarı yapıyor muyuz? Çocuğum doğuştan fanatik olacak diyoruz, değil mi?
- Evet!
Televizyonu her açışımızda kulübümüzün televizyon kanalına az da olsa bakıyor muyuz? Takımımızın renklerini barındıran t-shirtler, kravatlar, montlar ilgimizi çekiyor mu? ( Kabul ediyorum bu kişisel olacak ama, benzer örneği düşünün ) Fenerbahçe İşkembecisinin önünden geçerken sevmediğiniz halde işkembe çorbası içesiniz geliyor mu?
- Evet!
Kısacası futbolla ve takımımızla ilgili her şeyin delisi oluyoruz… Peki niye? Bize kazandırdıkları ne ki?.. Tabii bu kadar basit düşündüğümüzde anlamsız görünüyor. Ama futbol denen oyun böyle soruları bazen kifayetsiz bırakıyor. 119. dakikada Klasnic’in golüyle yıkılıp, 120+1 de Semih’le eşitliği yakaladığınızda hissedilenler bu soruya en büyük cevap. Futbol kesinlikle çok farklı bir oyun. Diğer tüm sporlardan bazı yönleriyle farklı. Kesinlikle mükemmel bir spor olduğunu iddia etmiyorum, aslında her zaman basketbol ve tenis gibi oyunun her dakikasını iyi oynamanızı gerektiren oyunlara hayranlık duyarım ancak futbolun içerisinde tuhaf bir şey var… Umut hiç yok olmuyor, çünkü gol denen meret 5-10 saniyelik bir sürede gerçekleşebilecek bir olgu. Maç boyu hiç pozisyonunuz olmadan tek pozisyonla golü bulup maçı kazanabiliyorsunuz. Tam tarihini hatırlamadığım Ali Sami Yen stadyumundaki bir Galatasaray -Fenerbahçe maçında maç boyu sürüsüyle gol kaçıran Galatasaray karşısında, Fenerbahçe, 82. dakikada çok uzaklardan kazanılan bir serbest vuruşta Samuel Johnson’ın şutunun Emre Belözoğlu’nun kalçasına çarpması sonucu gol olmasıyla maçı kazanıyordu. Böyle durumlarda spikerlerin ağzından hep aynı söz dökülür: Futbolun cilvesi…
Hepimizin gözlerinden çok defa sevinç veya hüzün gözyaşları döküldü, hep tek taraflı gözükse de çok şey paylaştık tuttuğumuz takımlarla. Çok sevindirdiler, çok üzdüler… Küfrettik, helal olsun sizlere dedik, kahrettik, sevindik, her şeyi yaşadık. Boğazları yırtıp tribünleri inlettik. Hiç vazgeçmedik, hiç vazgeçmeyeceğiz.
Ne mutlu futbolu seviyorum diyene!
Beşiktaş kaç sezondur bir türlü düzgün bir takım, çekirdek bir kadro oluşturamadı. Bu sezonlara bakıp değişmeyen oyuncuları düşündüğümüzde bunlar İbrahim Toraman ve İbrahim Üzülmez’di. Onlar dışında uzun süredir bu takımda olan yok gerçekten. Yabancılar zaten Bobo haricindeki herkes gelip giden sürekli değişen isimler oldu. Tello ve Cisse ile de istikrar sağlanmaya çalışılıyor. Delgado’yu bu isimler arasına katmıyorum, çünkü eminim ki alanı olsa Beşiktaş anında satar onu. İbrahim Üzülmez yıllardır taraftarın oyununu beğenmediği ancak buna rağmen solbek pozisyonuna yapışmış bir isimdi. Toraman ise aslında takımın en istikrarlı performans veren oyuncusu. Neyi iyi yapıp neyi yapamayacağını bilirsiniz. Risk payı çok yoktur. Bana göre de Türk defans oyuncuları arasında ilk 3 arasındadır.
Malum kavga sonrası Beşiktaş yönetimi her zamanki gibi bana göre “onurlu duruş”u olma kaygısıyla iki oyuncunun da satılacağını açıkladı. Yine benim öngörüm şu ki, İbrahim Üzülmez Türkiye Ligi’nden bir takıma satılacak, Toraman ise açıklanan fiyata alıcısı olmayacağı için takımda kalacak. Bir süre takımdan ayrı çalışır, sonra kadroya çağrılır, affedilir.
Aslında önemli olan bu kavganın neden olduğu vs değil. Beşiktaş’ta kesin ve net bir şekilde otorite boşluğu var. Otorite boşluğu değil de bolluğu diyelim biz buna. Sinan Engin, garip Ertuğrul, her şeyi ben bilirim diyen Demirören… Futbolcular içinde de bu durum var, kimsenin kimseye saygısı yok. Türklerle yabancılar arasında bağlantı yok. Hatta yabancıların kendi arasında bile bi bağlantısı, arkadaşlığı yok. Cisse bu takımdan gitse dönüp kimle görüşür ki gittikten sonra?
Yapılan transferlerden hiç söz etmek istemiyorum. Çünkü söz edilmesi gerekenden çok fazla yanlış ve acele transfer var. Hem alınanlar hem gönderilenler, iki senedir o kadar yanlış ki… Zapotocny, Seric veya Sivok bu takıma ne katacak çok merak ediyorum sadece. Beşiktaş’ın ihtiyacı daha iyi oyuncular veya daha iyi bir teknik kadro değil, sadece değişim. Ama oyuncuların değişimi değil, yönetimin değişimi. Bu kadar yüksek beklentili bir takımın başında da sanırım Ertuğrul Sağlam’dan daha “sağlam” bir teknik adam gerekli. En azından oyuncuların saygı duyabildiği, inandığı bir isim.

Futbol sadece sahada gözükenler değildir. Futbolun meyvesi de gol falan değildir. Kimse sallamasın. Futbolun meyvesi paradır, şandır, şöhrettir. Maç kazanılmaz, para kazanılır.
Bu üstte yazılanlar aslında bazı futbolcuların bana düşündürdükleri. Bunlardan bir tanesi Mehmet deyip bağrımıza bastığımız Marco Aurélio. Trabzonspor’dan Fenerbahçe’ye gelişi öncelikli para ikinci olarak da Avrupa kupalarında oynama şansıydı. Parayı kazandı, Avrupa kupalarında da oynadı. Fenerbahçe ortasahasının değişilmezi oldu. Türk oldu, milli takımda oynadı. Reklamlarda milli marşımızı söyledi… Daha doğrusu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu, daha fazla paraya hayır demedi milli takımda oynadı, reklamlardan da güzel para gelince milli marşı da söyledi. Ama bu kadarı kesmedi Marco’yu, Real Betis’e gitti. Aslında Marco, başarının değil paranın daha fazlasını istedi hep.
Brezilya’dan gelen oyuncuların dahi tanımadığı bir isimdi Marco. Sarı lacivert formayla tanıdı onu bütün dünya, Türk milli takımında izledi dünya alem, ama o her şeyi 500 bin euro fazladan kazanacağı bir takıma giderek harcadı. Ben şahsen Türkiye’de yaşadığı süre içerisinde milli takımda oynamasından rahatsız değildim. Bu ülkeye gönül verdiğine, burayı benimsediğine inananlardandım. Ancak artık kendisinin bu sevgiyi, benimsemeyi hak etmediğini görüyorum. Ayrıca Türkiye’yle herhangi bir bağlantısı kalmadığına göre bundan sonra milli takım forması giymesini de gereksiz ve saçma buluyorum.
Fenerbahçe için bir Marco Aurelio bulmak çok zor değil, üç aşağı beş yukarı doldurulur bir şekilde onun yeri. Kimse vazgeçilmez olamaz. Ama ben bu kulübün ve Türk insanının kendisine verdiği sevgiyi hiçbir ülkenin hiçbir kulübünün verdiğine ve vereceğine inanmıyorum. Brezilyalıların dahi tanımadığı Brezilyalı futbolcuydu, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynamış Euro 2008′in en iyilerinden bir Türk olmuştu ancak değerini bilemedi. Manevi birçok şey maddi değerlerin üstündedir benim için. Hele bir de konu spor olunca bu kadar ticari bakılması saçma geliyor bana. Seni isteyen takımına sırtını dönüp böyle yüzüstü bırakıp gitmek, ne kadar ahlaklı bir davranış sorgulamak gerekli.
Bugüne kadar bu ülkede yaşanılan hangi sportif başarıda katkısı varsa hepsi için binlerce teşekkür. Ama böyle olmamalıydı be… Bana çok koydu bu çok…

“Yıllar geçse de üstünden, bu kalp seni unutur mu” Mayıs 2005te Pierre van Hooijdonk şampiyon takımın lider futbolcusu olarak Şükrü Saraçoğlu stadının çimlerinde oğluyla birlikte veda koşusu ve selamı yaparken hoparlörlerden gelen ve binlerce insanın dudaklarından dökülen sözlerdi bunlar…
Bugün, yani 8 Temmuz 2008, 3 sene 2 ay bir başka deyişle de aşağı yukarı 1140 gün olmuş Pierre gideli. Bu geçen 1140 günün her birinde hissedilmiş onun yokluğu. Sahada kendisini görmek hep büyük bir heyecan verdi tribünlere. Her frikikte “Heh! İşte bu!” denildi… Çok takıma “koydu”, çok takımın taraftarlarına “koydu” ama en çok Fenerbahçe taraftarına “koydu” veda edişiyle. Hep sevinçten gözleri yaşartmıştı giderken üzüntüden.
Bir gün geri gelecek dönence diyerek birçok taraftar onu takımın başında bir yetkili olarak görmek istiyor. Menajer, teknik direktör, coach, scout… Her ne olursa. O gülümsemesi, Hollanda’da dahi olsa evinden LigTV’si, oğlunu Fenerbahçeli yapacak kadar kulübü benimsemesiyle hep hatırlanacak, hiç unutulmayacak.
Mateja Kezman, Deivid de Souza, Alex, Dani Güiza… Daha çokları gelir geçer Kadıköy’den ancak hiçbiri Pierre’in hissettirdiklerini hissettiremez. Fitili ateşleyen adamdır Pierre. 2003-04 senesinde Beşiktaş’ın 8 puan gerisinden gelip kazandırdığı şampiyonluk ve o çekirdek kadro 2007-08deki şampiyonlar ligi çeyrek finali oynama başarısını sağladı.
İngiltere liglerinin en çirkef 10 oyuncusu arasında kendisini gördüğümde çok şaşırmıştım. Çünkü o sıralar Türkiye’de bütün takım taraftarlarının sevgilisi sempatik futbolcu olarak dolaşıyordu. Nottingham Forest takımında oynarken menajerle yaşadığı problemler ve tartışmalar kendisini bu listeye koymuş belli ki. Ancak liste de adil yapılmamış, ne çirkefler gördü o lig. Listenin başına büyük bir efsane olan Eric Cantona yazılabilirdi mesela. Adanın en huysuz çocuğuydu.
Pierre nerede ne takımda ne gibi bir iş yapıyor olursa olsun, “efsane futbolcu” deyince Georghe Hagi ile birlikte hep aklımda tutacağım kendisini.
Feryal abla özledi seni be Pierre… Dön artık evine!
Harry Kewell’ın kariyeri 2005 yılında oynadığı şampiyonlar ligi finaline kadar tartışılamaz bir kariyerdi. Sanırım o maçtan bir gün evvel başka bir takıma transfer olacak olsa özellikle Premier League takımlarının hepsi Liverpool kulüp binasının kapısına dizilirdi. O gün Kewell sakatlandı…
Peki sonra ne oldu? Kewell’ın sakatlığı geçti ve bir sonraki sezon 2005-2006 yılında gerçekten eski Kewell’ı izler gibi olduk. Evet gibi olduk, çünkü o tekrar sakatlandı. Ondan sonra bu zamana kadar da nerdeyse hiç oynamadı. Geçen sene çoğu Carling Cup ve FA cup maçı olmak üzere toplam 15 maçta sahaya çıktı. Bu 15′in bir kısmı yedek başladığı maçlar. Liverpool ezeli rakibi Everton ile maça çıkarken, Kewell Liverpool Reserves – Everton Reserves maçına çıktı.
Kewell’ın sözleşmesi 2007-08 sezonu sonu sona erdiğinde, menajerinin onun önüne koyduğu listede tek bir Premier League takımı yoktu. Bonservisini eline almış neredeyse 1 milyon pounda oynamaya hazır olan Kewell için tek bir Premier League takımı dahi teklif yapmadı. Çünkü muhtemelen değil diğer takımlar, takımdaki arkadaşları bile Kewell’ın takımdaki varlığını unutmuşlardı. Gözleri onu fazla aramayacak gibi. Zira Riise’nin gidişi onların önümüzdeki sene yana yakıla vahlanacağı olay olacak.
Kewell Galatasaray’a imzayı attığında bunun taraftarlar arasında büyük bir coşkuyla karşılanmasına şaşırdım açıkçası. Tamam Kewell iyi bir oyuncu ama Galatasaray’ı baştan yaratacak bir isim değil. En az Lincoln kadar maç kaçıracak. Ayrıca zaten Arda Turan sağ kanatta oynayınca etkili olamıyor. Solda oynayıp kaleye doğru kat edince veya dribbling ile başarılı olan bir isim. Arda’nın verimi azalacak. Ayrıca mecburen tek santrforlu sisteme dönülecek. Bunun da ligde büyük kısırlık yaratacağını söyleyebiliriz. Yine de Kewell-Lincoln-Arda üçlüsü tek santrfor arkasında kağıt üstünde şık duruyor. Burada Arda’dan kesinlikle tam performans kimse beklemesin. Hem kendisinin insiyatif alıp yaratıcılığını ortaya koyabileceği top sayısı azalacak hem de daha az verim sağladığı sağ kanatta oynayacak. Orta sahada bu üçlünün ardında göbekte muhtemelen Linderoth-Mehmet Topal ikilisi sahaya çıkacak. Burası takımın en sağlam ve güvenilir yeri olarak göze çarpıyor. Baskı altında pas yapma konusunda biraz problemleri olabilir. Lincoln onlara yardım etmek zorunda. Savunma konusu Kewell’ın dışında bir konu ve o bölgeye muhtemelen bir stoper ve bir sağbek transferi olacağından şimdiden orayı konuşmak yersiz.
Türkiye’ye bir oyuncu gelecekse, Galatasaray bir sol kanat alacaksa tabii ki Carrusca değil Kewell alınsın isterim bir futbolsever olarak. Ancak Galatasaray’ın böylesine bir yıldızını baltalayacak oyuncu alması gerekir miydi, soru işareti bu sanırım.




